2024 yılında İstanbul’da meydana gelen ve 17 yaşındaki bir gencin hayatını kaybettiği trafik kazasına ilişkin davada, mağdur ailesinden birinin 2026 yılı Şubat ayında şikayetinden vazgeçtiğine dair beyanı kamuoyuna yansıdı. Hukuki süreci devam eden dosyada yapılan bu açıklama, sosyal medyada kısa sürede geniş yankı uyandırdı ve yoğun tepkilere neden oldu.
Bir anne, oğlunu kaybediyor. Aylar, belki yıllar süren bir hukuk sürecinden sonra “şikayetimden vazgeçiyorum” diyor.
“O an, sosyal medyada bir mahkeme kuruluyor.”
Hakimler hazır, savcılar gönüllü, kararlar saniyeler içinde veriliyor: “Satıldı”, “Baskı gördü”, “Adalet yine güçlüden yana.”
Bu öfkeyi anlamak zor değil. Bir gencin hayatını kaybettiği bir dosyada “vazgeçtim” cümlesini duymak, hepimizin içindeki adalet duygusunu sarsıyor. Mesele, bireysel bir trajedinin ötesine geçiyor; doğrudan “sistem” tartışmasına dönüşüyor.
Ama tam da burada durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Biz gerçekten gerçeği mi arıyoruz, yoksa öfkemize bir hedef mi bulduk?”
Bir annenin böyle bir kararı, dışarıdan bakınca tek bir ihtimale indirgeniyor: “Kesin zorladılar.” Oysa gerçek hayatta ihtimaller tek değil. Yıllarca süren dava süreçleri insanı tüketir. Her duruşma, kaybı yeniden yaşatır. Bazen insanlar “adalet aramaktan” değil, “acıyı her gün yeniden yaşamaktan” yorulur. Maddi-manevi tazminatın karşılanması, hayatını yeniden kurma çabası, psikolojik çöküş… Bunların hangisinin ağır bastığını biz bilmiyoruz. Bilmediğimiz yerde hüküm vermek ise adalet değil, vicdan rahatlatmadır.
Bir de hukuki gerçek var: Ölümle sonuçlanan trafik kazaları, tarafların şikayetinden bağımsız olarak kamu davası niteliği taşır.
Yani “şikayetten vazgeçildi” demek, “dava bitti, her şey kapandı” demek değildir.
Bu ayrımı bilmeden atılan her öfkeli mesaj, yanlış bilgiyle beslenen bir linçtir. Linç ise hiçbir zaman adalet üretmez.
Asıl sormamız gereken soru şu:
“Neden insanlar adaleti mahkeme salonlarında değil de sosyal medyada arıyor?”
Cevabı zor değil:
“Çünkü yargı süreçleri yavaş, yorucu ve çoğu zaman şeffaflıktan uzak görünüyor. Geç gelen adalet, toplumun gözünde adalet olmaktan çıkıyor.”
Bu boşluğu da “Sosyal Medya Mahkemesi” dolduruyor. Delil yok, savunma yok, bağlam yok; ama hüküm var.
Öfkemizi bir anneye yöneltmek kolay.
“Zor olan, sistemi daha iyi işlemesi için zorlamak.”
Daha hızlı yargılama, daha caydırıcı cezalar, daha şeffaf süreçler talep etmek. Çünkü bir kişiyi hedef almak, bir sonraki kazayı engellemiyor. Ama iyi işleyen bir sistem, belki bir hayatı kurtarıyor.
“Sosyal medya mahkemeleri, hukukun alternatifi değil; hukukun bıraktığı boşluğun aynası. O boşluk kapanmadıkça, bu mahkeme de dağılmayacak.”

