Dünya bugün sadece yanlış kararlarla değil, sessizlikle yönetiliyor. Masalarda alınan kararlar kadar, sokaklarda yükselmeyen sesler de bu düzenin bir parçası hâline gelmiş durumda. Herkes bakıyor ama çok az kişi gerçekten görüyor.
Her ülkenin insanı, ülkesine sahip çıkmak zorundadır. Bu bir tercih değil, bir sorumluluktur. Ülkeler yalnızca sınırlarla değil; vatandaşlarının duyarlılığı, birlikteliği ve ortak duruşuyla ayakta kalır. Bu da ancak birlikte mümkündür.
Bugün yaşanan savaşları, yıkımları ve insanlık dramlarını adeta film izler gibi izliyoruz. Ekran değişiyor, görüntü geçiyor, sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Oysa bir bomba düştüğünde adres gözetmez.”
Zengin-fakir, çocuk-yaşlı ayırmaz. Herkesin canına ve malına zarar verir.
“Savaşın adaleti yoktur; bedeli her zaman siviller öder.”
Unutulan bir gerçek var:
Savaş mağduru insanların da bir zamanlar bizler gibi normal hayatları vardı. Sabah işe gidiyor, çocuklarını okula gönderiyor, hayaller kuruyorlardı. Kimse bir gün evinin yerinde enkaz olacağını, sevdiklerini bir gecede kaybedeceğini düşünmüyordu.
“Ne zaman ki ülkelerinin kontrolünün yavaş yavaş başkalarının eline geçmesine seyirci kaldılar, işte o zaman her şey değişti. Sessizlik büyüdü, tepkisizlik alışkanlık hâline geldi. Bugün o “normal hayatların” yerinde hüzün, acı, yıkım ve keder var. Geriye sadece “keşke”ler kaldı.”
Bu kayıtsızlığın arkasında çoğu zaman rant kaygısı, çıkar ve menfaat hesapları vardır.
“İnsan hayatı, ekonomik kazancın ve siyasi çıkarların gerisine itilmiştir. Vicdan, çıkarla yarışamaz hâle gelmiştir. Asıl yıkım da tam burada başlar.”
Çıkarları çatışmayanlar susuyor. “Beni ilgilendirmiyor” diyenler, olan biteni uzaktan izliyor. Herkes kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi… Oysa dünya artık kimseye uzak değil. Bugün başka bir coğrafyada patlayan bir bomba, yarın başka bir ülkede hayat pahalılığı, güvensizlik ve huzursuzluk olarak kendini gösteriyor.
En büyük yanılgı ise şu düşünce:
“Henüz bize bir şey olmadı.”
Oysa ipin ucu bir kez kaçtı mı, tutmak mümkün olmaz. O noktadan sonra edilen pişmanlıklar, söylenen “keşkeler” hiçbir anlam ifade etmez. Yıkım yaşandıktan sonra yükselen sesler, kaybedilenleri geri getirmez.
“Sessizlik tarafsızlık değildir.
Sessizlik, yanlışın önünü açar.”
İzlemekle yetinenler de bu düzenin bir parçası hâline gelir. Tarih yalnızca yanlış yapanları değil, sessiz kalanları da yazar. Bugün susulan her haksızlık, yarın daha ağır bir bedel olarak karşımıza çıkar.
Bu yüzden her ülkenin insanı; ülkesi için, bayrağı için ve sevdikleri için birlikte hareket etmek zorundadır. “Bu bir siyasi mesele değil, bir var olma meselesidir.”
Toplumlar uyanmakta geç kaldığında, uyanışın hiçbir anlamı kalmaz.
Bizi koruyacak olan şey bencillik değil, “ben” değil “biz” düşüncesinin hâkim olmasıdır. Dayanışma, sahiplenme ve ortak ses olmadan ne barış kalıcı olur ne de adalet mümkün.
Artık savaşların yarattığı kalıcı yıkımları seyirlik bir görüntü olmaktan çıkarmak zorundayız. Tepki vermek, sorgulamak, yanlış olanı normalleştirmemek bir tercih değil, insani bir görevdir.
Her bireyin sesi tek başına küçük olabilir. Ama birlikte çıkan ses, görmezden gelinemez. Ülkesine sahip çıkan, geleceğine sahip çıkar. Toplumlar ancak böyle ayakta kalır.
Susmamak gerekir.
Çünkü bu yıkımlar seyir hâlindeyken, izleyenler de sorumludur.
“Hayatın koşuşturmacasında kaybolurken şu gerçeği unutuyoruz: Nefes aldığımız sürece bu dünya hepimizin; yaşanan kötülük de iyilik de bizim seçimlerimizin sonucudur ve değiştirmek hâlâ elimizdedir.”

