Hayatın içinde hızla akıp giderken çoğumuz bir noktada şu soruyu soruyoruz: “Acaba ben gerçekten neyde iyiyim?”
Kimi zaman cevabı bulamıyor, kimi zaman da bulduğumuz cevabı başkalarının gölgeleri altında kaybediyoruz. Oysa her birimiz, farkına varsak da varmasak da, doğuştan getirdiğimiz ve yaşam boyunca geliştirme potansiyeline sahip olduğumuz özel yeteneklerle doluyuz. Fakat ironik olan şu ki, çoğu insan bu yeteneklerinin farkında bile değil.
Bunun nedenleri düşündüğümüzden daha karmaşık ve çok katmanlı. Öncelikle çocukluk döneminde, bireyin ilgi alanlarını keşfetmesine fırsat tanınmaması önemli bir etken. Eğitim sistemimizde ölçülen şey genellikle belli başlı kalıplaşmış beceriler oluyor: matematikteki başarınız ya da ezber gücünüz, belki de sınavlardaki hızınız. Ancak resim yeteneğiniz, yazma kabiliyetiniz ya da insanlarla kurduğunuz doğal iletişim çoğu zaman göz ardı ediliyor. Böylece çocuk, kendi içindeki cevheri keşfetmeden “başarılı” ya da “başarısız” etiketini sırtına yüklüyor.
Örneklerle Görmek
Birkaç yıl önce tanıdığım bir genç vardı. Üniversiteye hazırlanırken ailesi onun hukuk okumasını istiyordu. Oysa o, müzikle nefes alan biriydi. Gitarını eline aldığında saatlerce dünyadan kopuyordu. Ama sürekli “Bu işten ekmek yenmez” sözünü duydu. Bir süre sonra gitarını duvara asıp hukuk fakültesinin ders kitaplarının arasında kayboldu. Bugün başarılı bir avukat, evet. Ama her sohbetimizde gözleri dalıyor ve “Keşke müzikten hiç vazgeçmeseydim” diyor. Onun içinde hâlâ saklı kalmış bir müzisyen yaşıyor.
Bir başka örnek: Mahallemizde sessiz, içine kapanık bir kız çocuğu vardı. Kimse ondan büyük bir başarı beklemiyordu. Ta ki bir gün resim defterini görmemize kadar… Kendi kendine çizdiği o desenler, yetişkin ressamların bile zor yakalayacağı bir derinlikteydi. Ailesi fark edince onu bir resim kursuna yazdırdı. Bugün üniversitede güzel sanatlar okuyor. Kendisini küçümseyenlere inat, yeteneğinin peşinden gitmeyi seçti.
Bu iki hikâye bize şunu söylüyor: Bazen bir yetenek bastırılıyor, bazen de doğru zamanda fark edilip filizleniyor. Farkı yaratan şey çoğu zaman çevremizden aldığımız yönlendirmeler.
Özgüven Kırıkları ve Zincirler
Kaç kişi vardır ki hayatında en az bir kez “Sen yapamazsın” cümlesini duymamıştır? İnsan ruhunu derinden yaralayan bu kısa ama ağır cümle, çoğu zaman yıllar boyu sürecek bir inançsızlığa dönüşür. Bir öğrencinin defterine düşülen kırmızı bir çarpı, bir sporcunun yanlış zamanda aldığı eleştiri ya da bir çalışanın fikrinin küçümsenmesi, aslında potansiyelin üzerine atılan görünmez zincirlerdir.
Toplumsal normlar da bu zincirleri sıkılaştırır. Sanatla ilgilenen bir genç, “Bu işten para kazanamazsın” sözünü defalarca duyduğunda, yavaş yavaş yeteneğini bir kenara bırakır. Oysa yetenek sadece bir “iş aracı” değil, aynı zamanda insanın kendini ifade etme biçimidir.
Peki ne Yapmalı?
Belki de en çok sorgulamamız gereken şey, toplum olarak “başarı” tanımımızdır. Başarıyı sadece diplomalar, kariyer basamakları ya da maddi kazanımlarla sınırlandırdıkça, farklı alanlarda ışıldayabilecek nice bireyi karanlığa itiyoruz.
Kendi içimizde ise şu soruları daha sık sormalıyız:
*Beni ne mutlu ediyor?
*Hangi uğraş içinde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum?
*Hangi alanlarda doğal olarak yetenekliyim?
Bu soruların cevapları, çoğu zaman unuttuğumuz ya da bastırdığımız yönlerimizi ortaya çıkarır.
Ailelere, öğretmenlere ve yöneticilere de büyük görev düşüyor. İnsanların güçlü yönlerini fark edip onları doğru yönlendirmek, yapıcı geri bildirimlerle desteklemek büyük bir sorumluluktur. Çünkü doğru zamanda söylenen bir teşvik cümlesi, yıllar boyu sürecek bir özgüvenin tohumu olabilir.
Unutmayalım ki yetenek, keşfedilmediği sürece sadece gizli bir hazine olarak kalır. Hazineyi ortaya çıkarmak ise hem bireyin hem de çevresinin elindedir. Belki siz de farkında olmadan yıllardır içinizde sakladığınız bir yeteneği taşıyorsunuz. Belki de doğru yönlendirilseydiniz bugün bambaşka bir hayat yaşıyor olacaktınız.
Ama hiçbir şey için geç değil. Çünkü insan, potansiyelini fark ettiği anda yeniden doğar.

