Bugünün eğitim sistemi hâlâ teorik bilginin gölgesinde kalıyor. Oysa çocukların öğrenme hevesini yeniden canlandırmanın yolu, onlara sadece “bilgiyi” değil, “deneyimi” sunmaktan geçiyor. Gerçek öğrenme, uygulamayla başlar.
Eğitim, bir ülkenin geleceğine yapılan en büyük yatırımdır. Ancak yıllardır aynı temel eksiklikle karşı karşıyayız: uygulamanın olmaması.
Çocuklarımız bilgiyi ezberliyor ama yaşamla bağ kuramıyor. Öğreniyor ama öğrenmeyi sevmiyor. Çünkü sistem onlara “yapmayı” değil, “duymayı” öğretiyor.
Oysa insan, yaşayarak öğrenir. İlkokul çağındaki bir çocuk, dünyayı merak eder, sürekli soru sorar, keşfetmek ister. Ancak bu merakı çoğu zaman test kitapları ve ödevlerle bastırıyoruz. Eğer eğitimde erken yaşta güçlü bir uygulama yönetimi oluşturulmuş olsaydı, bugün çocuklarımız kitap okumaktan sıkılmaz, okuduklarını oyunla, deneyle, canlandırmayla birleştirmenin keyfini yaşardı.
“Teoriden Pratiğe Uzanan Yol”
Eğitimimizin büyük bölümü hâlâ “teorik bilgi” üzerine kurulu. Bu, bir binayı yalnızca plan üzerinden inşa etmeye benzer.
Plan mükemmel olabilir, ama uygulama olmazsa o bina asla yükselemez. Aynı şekilde, bilgiyi uygulamayan bir eğitim sistemi de sadece “bilmek” öğretir; “yapabilmek” değil.
Ben kendi eğitimlerimde her zaman uygulama kısmına vurgu yaparım. Çünkü yıllar boyunca gördüm ki; öğrenciye ne kadar çok teorik bilgi verirseniz verin, eğer o bilgiyi kullanma fırsatı bulamıyorsa, öğrenme kalıcı olmuyor.
Uygulama, öğrenme sürecinin kalbidir.
Denemek, hata yapmak, yeniden denemek… İşte kalıcı öğrenme tam da burada başlar.
Sınav Dünyasından Gerçek Hayata
Bugün gençlerimiz üniversiteyi bitiriyor, ama öğrendiklerini hayata geçirmekte zorlanıyor. Çünkü sistem onları gerçek hayata değil, sınav dünyasına hazırlıyor.
Halbuki hayat, bir test kitapçığı değildir.
Hayatta doğru cevap tek değildir; bazen denersin, yanılırsın, öğrenirsin ve yeniden denersin.
Bu nedenle eğitim, öğrencilere yalnızca bilgi değil, deneyim kazandırmalıdır. Öğretmenler de bilgi aktaran değil, öğrenme sürecini yönlendiren rehberler olmalıdır.
“Drama Eğitiminin Gücü”
Her öğretmenin mutlaka drama eğitimi alması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü drama, öğrenmeyi yaşama dönüştürür. Çocuklar bir konuyu canlandırırken hem eğlenir hem öğrenir. Tarihi bir olayı sadece dinlemekle değil, sahneye taşıyarak öğrenmek, soyut bilgiyi somutlaştırır.
Bir çocuk “Kurtuluş Savaşı’nı” bir metin olarak değil, bir rol olarak yaşadığında, artık o bilgi sadece zihninde değil, kalbinde de yer eder.
Drama aynı zamanda sınıf ortamını dönüştürür: Öğrenciler artık pasif dinleyiciler değil, aktif katılımcılar olur. Hata yapmak korkulacak bir şey olmaktan çıkar, öğrenmenin doğal parçası haline gelir.
“Dünyadan Öğrenilecek Çok Şey Var”
Bugün dünyanın önde gelen eğitim modellerine baktığımızda
Finlandiya’dan Kanada’ya kadar– ortak bir payda görüyoruz: Uygulama merkezli eğitim.
Çocuklar erken yaşta araştırma yapmayı, tartışmayı, üretmeyi öğreniyor. Bizde ise hâlâ “konu anlatımı – soru çözümü – sınav” üçgeninden çıkılamıyor.
Bu kısır döngü kırılmadıkça, her reform denemesi yarım kalmaya mahkûm. Eğitimde köklü bir değişim istiyorsak önce uygulamayı merkeze almamız gerekiyor.
“Yaparak Öğrenmek, Yaşayarak Gelişmek”
Öğrencilere bilgi yüklemek yerine, o bilgiyi kullanabilecekleri ortamlar yaratmalıyız.
Bir çocuğun eline kitap vermek güzeldir ama o kitabın içindekini yaşamasına izin vermek çok daha değerlidir.
Uygulama yoksa öğrenme eksik kalır.
Ne kadar parlak görünürse görünsün, içinde uygulama olmayan bir sistemin ışığı kısa sürede söner.
Gerçek öğrenme; denemekle, dokunmakla, hissetmekle olur.
Ve geleceğin eğitiminde en önemli ders şudur:
“Yaparak öğren, yaşayarak geliş.”

