Bir zamanlar insanlar birbirlerinin acılarına, sevinçlerine, mutluluklarına ortak olurdu. Komşunun derdi, mahallenin ortak meselesiydi. Sokakta yürürken göz göze geldiğiniz biriyle selamlaşmak, içten bir tebessümle karşılık bulmak olağan bir davranıştı. Bugün ise aynı sokaklarda yaşayan insanlar birbirine neredeyse görünmez hâle geldi. Peki bu değişim nasıl oldu? Duyarsızlaşmanın sebebi ne?
Bu sorunun merkezinde, belki de en çok aşınan kavramlardan biri var: empati. Bir zamanlar insan ilişkilerinin sağlam temelini oluşturan bu kavram, günümüzde yavaş yavaş anlamını yitiriyor. Karşımızdakinin duygusunu anlamak, sadece dinlemek değil gerçekten işitmek artık günlük hayatın olağan davranışları olmaktan çıkıyor. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten duymuyor; herkes birbirini görüyor ama çok az kişi gerçekten bakıyor. Empati yoksunluğu, toplumun en derin yarasına dönüşmüş durumda.
Bu dönüşümde teknolojinin ve modern yaşamın payı büyük. İnsan, çağın getirdiği kolaylıkların gölgesine sığınırken kendi özünden uzaklaşmaya başladı. Yoğunluk, yorgunluk, koşuşturma, zaman darlığı… Oysa hayat her dönemde zorluklarla doluydu. Bugünü farklı kılan, zorluklara rağmen birbirini unutmayan insanların azalması. Sosyal medya, internet ve akıllı telefonlar; insanları birbirine bağlamayı vadederken aslında sessiz bir yalnızlaşmayı büyütüyor. Bir ekranın ardında gerçek duyguları görmek, yüz yüze temasın sıcaklığını yakalamak mümkün değil. Dijital bağlar, gerçek bağların yerini tutamıyor.
İnsanın bir diğer zaafı ise sorumluluktan kaçış. Yaşadığı olumsuzlukların suçunu dış faktörlere yüklemek kolaydır. Oysa hayatın güzelliklerini de eksiklerini de inşa eden yine insandır. Belki de gerçek özgürlük, bu inşa sürecinin sorumluluğunu üstlenebilmekten geçiyor. Empati, bu farkındalığın temel taşlarından biridir.
Bugün ihtiyacımız olan en önemli şey, insanın özüne dönüşüdür. Kendimize ve çevremize yeniden dikkat etmeyi öğrenmek için önce durmalı, bakmalı ve duymalıyız. Küçük bir selam, içten bir teşekkür, komşuya uzatılan yardım eli… Bunlar kulağa küçük gelebilir ama toplumsal yaşamın görünmez harcını oluşturan davranışlardır. Empati, büyük sözlerle değil, küçük ama içten adımlarla geri kazanılabilir.
Geçmişe duyulan özlem artıyor; ancak çoğu kişi şunu unutuyor: O özlediğimiz güzellikleri yaratan yine insandı. Eski mahalle sıcaklığını, dayanışmayı ve sadeliği doğuranlar bizdik. Öyleyse neden bugün aynı güzellikleri yeniden inşa etmeyelim? Gerçek nostalji, geçmişi kopyalamak değil; bugünü güzelleştirmekten geçiyor. Bugünün güzelliğini kurabilenler, yarının nostaljisini oluşturanlardır.
Elbette hiç kimse “geçmişe dönelim” demiyor. Dünya değişiyor, dönem değişiyor, bizler de değişiyoruz. Ancak değişim, özümüzü unutmayı gerektirmiyor.
“Asıl mesele, teknolojinin sunduğu imkânlarla geçmişin değerlerini buluşturabilmek.”
Hem çağın gereklerine uyup hem de insan kalabilmek… Çünkü teknolojiyi anlamlı kılan biziz; biz var oldukça değer kazanıyor.
Bugün birçoğumuzun hayatında eksik olan şey, aslında bir başkasının hayatına dokunmak. Bir gülümsemenin, bir iyi dileğin ya da bir kapı önüne bırakılan bir tabak sıcak yemeğin bile ne kadar büyük etkiler yaratabileceğini hatırlamak gerekiyor. Toplumu iyileştiren şey büyük projeler değil; günlük hayatın içindeki küçük insani temaslardır.
“İnsan, geçmişin güzelliğini yaratan aynı ellerle bugünün güzelliğini de yaratabilir.”Empatiyi yeniden hatırlayıp hem kendimize hem çevremize daha dikkatle bakabildiğimizde, o özlenen bağların yeniden kurulması mümkün olacaktır. Belki de gerçek değişim tam da burada başlıyor: Küçük bir adımda, küçük bir gülümsemede, insan olmanın unutulmuş sıcaklığında.

