Bir çocuğu anlamak, bazen kendi çocukluğumuzla yüzleşmeyi gerektirir.
Çocukları anlamak, aslında önce kendimizi anlamakla başlar.
Biz yetişkinler, çoğu zaman unuturuz: Bir zamanlar biz de çocuktuk.
Hayatın telaşı, sorumluluklar, koşuşturmalar içinde o dönemi geride bırakır, sanki hiç yaşamamışız gibi davranırız.
Oysa çocukluk, yetişkinliğimizin görünmeyen köküdür.
Bugün neyi nasıl hissediyorsak, çoğu o günlerin izidir.
Bir anne ya da baba olduğumuzda, farkında olmadan kendi annemiz ve babamız oluruz.
İçimizde onların sesi vardır — kimi zaman bir uyarı, kimi zaman bir sessizlik, kimi zaman bir bakışla…
Bir bakarsınız annenizin bir zamanlar size söylediği bir cümle ağzınızdan çıkmış;
ya da babanızın suskunluğunu, aynı anda çocuğunuza göstermişsiniz.
“Aslında biz, anne-babamızdan aldıklarımızın üzerine biraz da kendimizi ekleriz.
Kendi doğrularımızı, eksiklerimizi, korkularımızı, umutlarımızı…”
Ve o karışımdan kendi ebeveynliğimizi yaratırız.
Böylece çocuklarımız da aslında bizim bir yansımamız olur;
tıpkı bizim de bir zamanlar anne ve babamızın yansıması olduğumuz gibi.
Bu döngü, insan kendi içindeki çocukla yüzleşmedikçe sürer gider.
İşte tam da bu yüzden, “Ben senin yaşındayken…” diye başlayan cümleler, çocuk için bir duvar örer.
Çünkü o anda biz aslında çocuğumuzla değil, kendi geçmişimizle konuşuruz.
“Her dönemin koşulu farklıdır; çocukluk çağ değiştikçe yeniden biçimlenir.”
Evet, imkanlar artık daha geniş olabilir; ama çocuğun dünyası hâlâ aynı hassasiyeti taşır.
Çocuk, ne görüyorsa, ne duyuyorsa, kimden ne alıyorsa odur.
Aile, çevre, okul… Hepsi çocuğun aynasıdır. Biz nasıl davranıyorsak, o da bize öyle yansır.
Ama bir şeyi de unutmamalıyız:
Her çocuk biriciktir.
Tıpkı yetişkinler gibi, çocuklar da kendi karakterlerine, ilgi alanlarına, duygusal ritimlerine sahiptir.
Birinin sessizliği düşünceliyken, bir diğerinin sessizliği kırgın olabilir.
Bir çocuk hızlı öğrenir, diğeri yavaş ama derin kavrar.
Birinin gözyaşı çabuk kurur, birininki kalbe yerleşir.
Bu farklılıkları görmeden, her çocuğa aynı kalıpla yaklaşmak hem onları hem bizi yorar.
Bir çocuğu anlamanın yolu, onu “genel bir çocuk” olarak değil, kendine özgü bir birey olarak görebilmekten geçer.
Bir diğer önemli konu ise “alma-verme dengesidir.”
Bazı aileler çocuklarına sınırsızca verir — her isteğini yerine getirir, her duygusunu öne alır.
Ama bu aşırı verme hali, çocuğun hayata karşı direncini zayıflatır.
Diğer uçta ise sadece “almak” isteyen ebeveynler vardır;
çocuktan başarı, itaat, olgunluk bekler ama sevgi, anlayış ve sabrı esirgerler.
Oysa çocuk, sevgi görmeden sorumluluk hissedemez.
Anlaşılmadan büyüyen çocuk, ya içine kapanır ya da sessiz bir isyan geliştirir.
Bu yüzden ailelerin “Çocuğum beni anlamıyor, sözümü dinlemiyor” gibi şikayetlerinin bir kısmı aslında yerinde bir sitem değildir.
Çocuk, çoğu zaman ebeveyninin iç dengesizliğini davranışlarıyla anlatır.
Bir anlamda çocuk, ailenin duygusal aynasıdır.
Çocuk yetiştirmek sadece sevgiyle değil, kendini tanımakla başlar.
Bir anne ya da baba, kendi geçmişiyle yüzleşmeden, kendi içindeki çocuğu anlamadan gerçekten rehber olamaz.
Kendi annemizden, babamızdan gelen zinciri fark etmek; gerektiğinde o zinciri dönüştürmeyi seçmek,
hem ebeveynlikte hem insanlıkta en büyük olgunluktur.
Sonuçta çocukları anlamak, geleceği değil, bugünü anlamaktır.
Çünkü çocuklar sadece yarının yetişkinleri değil, bugünün aynalarıdır.
Ve o aynaya baktığımızda, gördüğümüz yalnızca çocuklarımız değil, içimizdeki çocuktur.

