Bir tiyatro oyununa gidiyorsunuz. Oyunculuk güçlü, sahne düzeni başarılı ama ritimde bir yavaşlık var. Perde kapanıyor, alkışlıyorsunuz, sonra yanınızdaki arkadaşınıza dönüp “iyiydi ama biraz sıkıcıydı” diyorsunuz.
Bir seminerde konuşmacı önemli bilgiler aktarıyor ama bazı noktaları yüzeysel geçiyor. Notlar alıyorsunuz, dinliyorsunuz, hatta aklınıza kritik bir soru geliyor ama elinizi kaldırıp sormuyorsunuz.
Bir konferansta, bilimsel bir iddianın dayanağının zayıf olduğunu fark ediyorsunuz. Fısıldayarak yanınızdakiyle paylaşıyorsunuz ama yüksek sesle dile getirmiyorsunuz.
Bir roman okurken çeviride bariz bir hata yakalıyorsunuz, bir konserde ses düzeninin bozukluğunu fark ediyorsunuz, ama “ne gerek var” diyerek içinize atıyorsunuz.
İşte tam da burada karşımıza çıkan şey, toplumumuzun önemli bir sorunu: “Eleştiriyi içimizde tutma alışkanlığı”
Alışkanlığın Sessizliği
Bu durum çoğu zaman korkudan değil, alışkanlıktan kaynaklanıyor. Küçüklüğümüzden itibaren “çok konuşma”, “soru sorma, ayıp olur”, “büyüklerin yanında itiraz edilmez” gibi telkinlerle büyüyoruz. Böylece yalnızca dinlemeyi öğreniyor, konuşmamayı doğal sayıyoruz.
Zamanla bu alışkanlık hayatımızın her alanına yerleşiyor. Bir seminerde eksik anlatımı fark ediyoruz ama susuyoruz. Bir oyunda ya da filmde ritim bozuluyor, sadece yanımızdakine söylüyoruz. Bir konferansta eksik ya da hatalı bilgi duyuyoruz ama dile getirmiyoruz. Çünkü sorgulamamak, eleştirmemek, konuşmamak bizde neredeyse otomatikleşmiş bir davranış hâline gelmiş durumda.
Ama sonuçta ortaya çıkan şey basit: düşüncelerin ifade edilememesi. Ve bu sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir kayıp. Çünkü her dile getirilmeyen eleştiri, aslında ilerlemenin önünde görünmez bir engel oluyor.
“Eleştirinin Gücü”
Oysa eleştiri; yıkmak değil, inşa etmektir. Bir konuşmacıya soru sormak, onun bilgisini küçümsemek değil, anlattıklarını önemsediğimizi göstermektir. Bir tiyatro oyunundaki eksikleri dile getirmek, oyuncunun emeğini değersizleştirmek değil, ona geri bildirim vermektir.
Sanatta, akademide, hatta günlük yaşamda ilerleme hep eleştiriyle mümkün olmuştur. Büyük düşünürler, yazarlar ve sanatçılar eleştiriyle beslenmiştir. Bir akademisyen, meslektaşlarının sorgulamalarıyla teorisini sağlamlaştırır. Bir yazar, okuyucuların yorumlarıyla eserini derinleştirir. Bir sanatçı, seyirciden gelen tepkilerle kendini yeniler.
“Eleştirinin olmadığı yerde tekrar vardır.” Oysa farklı görüşlerin çarpışmasından yeni fikirler doğar.
“Üslup Meselesi”
Eleştiriye dair en büyük yanlış algı, onun bir saldırı olarak görülmesidir. Bizde çoğu zaman bir şeyin yanlışını söylemek, karşıdakini küçümsemek gibi anlaşılır. Bu yüzden insanlar “ya kırılırsa, ya yanlış anlaşılırsa” kaygısıyla sessiz kalır.
Oysa gerçek eleştiri, kişiye değil fikre yöneliktir. Yapıcı bir dil, hem emeğe saygıyı gösterir hem de gelişime kapı aralar. Yıkıcı sözler öfke kusar; yapıcı eleştiri ise katkı sunar.
“Özgürleştiren Cesaret”
Eleştiri sadece sahnedekini, kürsüdeki konuşmacıyı ya da yazarın eserini değil, eleştiriyi yapan kişiyi de özgürleştirir. Çünkü düşüncelerimizi dile getirmek, bize cesaret kazandırır. O cesaret ise topluma yayılır.
Eleştirinin doğal olduğu bir toplumda insanlar düşüncelerini söylemekten çekinmez. Bu da daha özgür bir tartışma ortamı, daha üretken bir sanat ve daha güçlü bir demokrasi demektir.
“Çekinmeyin”
Bugün bir oyundan çıkarken sadece “çok güzeldi” demek yerine, “oyunculuk güçlüydü ama sahne geçişleri yavaş kaldı” diyebilmeliyiz.
Bir seminere katıldığımızda yalnızca dinlemekle yetinmemeli, “şu noktayı biraz daha açabilir misiniz?” diye sorabilmeliyiz.
Bir konferansta yanlış bir bilgiye rastladığımızda, “bu konuda farklı bir kaynak şöyle söylüyor” diyebilmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü gerçek saygı, düşüncelerimizi saklamak değil, paylaşmaktır.
İfade edememek, eleştiri kültürümüzü zayıflatıyor.
Yapıcı bir dille eleştirmekten çekinmeyin.Eleştirisizlik, bireysel olarak bizi pasif kıldığı gibi, toplumsal olarak da ilerlememizi engelliyor.

